Son Dakika
Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti

Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti

This post has already been read 1173 times!

Doğu Türkistan 1933’ten bu yana bağımsız bir devletken, Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgal edildi, ama yine 12 Kasım 1944’te Doğu Türkistan’ın Gulca kentinde Doğu Türkistan Cumhuriyeti ilan edildi. Yazar İklil Kurban’ın Doğu Türkistan’ın kuruluşu ile ilgili önemli bir yazısını siz okuyucularımız için yayınlıyoruz.

Doğu Türkistan Cumhuriyetinin Kuruluşu

hk8

Bu bir gerçek, bu bir tarih ve gelecek kuşaklar için bu bir idealdir-maksattır.

Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949) başlıklı, Türk Tarih Kurumu tarafından 1992 yılında basılmış, Yüksek Lisans tezi olarak hazırlanan kitabımın ÖNSÖZ’ üne şu tümceyi yazmıştım: “Şarki Türkistan Cumhuriyeti adıyla yaşatılan Türk devletini tanıtmak ve ilk gençliğimin izlerini taşıyan bu devreyi kaleme almak ömrümün bir arzusu olmuştu.” Kitabın SONUÇ bölümündeyse, şu ifadeler bulunmaktadır: “İşte bu Çin ırkçılığının zulüm ve baskısına son veren Şarki Türkistan Cumhuriyeti, Doğu Türkistan Türklüğünün ulusal ruhunu yükseltti ve insanlarımızın hafızasına kuşaktan kuşağa geçebilecek unutulmaz izler bıraktı. Bu izler, başka hiçbir karşılığı bulunmayan istiklal ve özgürlük izleri idi. Bir ulus için istiklalden daha değerli, bir birey için özgürlükten daha tatlı hiçbir şey yoktur. Şarki Türkistan Cumhuriyeti ve onun kısa da olsa beş yıllık ömrü, Türkün ezeli ve ebedi düşmanı olan Çinlilerin zihninde, Türkistan topraklarında kendilerine karşı her zaman patlamaya hazır bir bombanın bulunduğu fikrini yine bir daha canlandırmıştır.”

Bu cumhuriyet ile beraber yaşadığım 5 yıllık ömrümü, tüm ömrümün en mutlu devri olarak algılıyorum. Bu sebeple, “ilk gençliğimin izlerini taşıyan bu devreyi kaleme almak, ömrümün bir arzusu olmuştu.” Evet, bu devir benim için unutulmaz bir gerçek, benim için özlemi duyulan bir geçmiş, benim için her ne pahasına olursa olsun uğrunda gereği yapılması zorunlu olan bir ideal ve bir maksattır. O devirdeki ısındığım vatanımın güneşi de, o devirdeki hüzünlendiğim vatanımın dolun ayı da bambaşka idi, cana yakındı-sıcaktı. Fakat, 1949 yılının Ekim ayındaki Çin işgalinden sonra, her şey değişti, vatanımın güneşi de, ayı da artık benim için soğuk-çirkin olan bir varlık haline dönüşmüştü. Sonunda her şeyini kaybetmiş yoksun-mutsuz bir birey olarak vatanımdan ayrılmak zorunda kalmıştım (Eylül 1980).

Yıl 2011, Mayıs ayının ilk haftasında, Washington’da gerçekleşen Uygur Ali Kurultayı’nın almış olduğu, “Her ne pahasına olursa olsun, bağımsızlık uğrunda yola devam”; “Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin arması, bizim armamızdır” şeklindeki kararlarına çok sevindim. Kararlar alınır, hayati önemlisi alınan kararların arkasında durmak gerekmektedir. Bu kurultaya katılıp, bu kararı alanlar arasında, vatan davasını para karşılığında kullanmaya hazır olan Çin yalakası hainlerin bulunduğu da bilinmektedir. Oysa, bir savaşın galibiyetinin başlıca garantisi, cephesindeki hainlerin temizlenmesidir. Bu cephe temizliğinin garantisi, cephe-kurul yönetiminin demokratik olmasından, demokratik olmanın yolu da, fikirden-diyalogdan- bilimden ve bilge liderden geçmektedir. Cephe sağlam ise, kazanmanın ön koşulu Uygurların elindedir ki, bu koşul haklılıktır. Zaman uzayabilir, geçici gerilemeler olabilir, fakat eninde sonunda Uygurların Şarki Türkistan Cumhuriyeti olarak bilinen ve tarihin şahit olduğu bağımsız devleti mutlaka kurulacaktır ki, ben buna yürekten inanıyorum. Yeter ki cephede bu haklılığa inanan, bu mukaddes devleti sayan, yenmenin bu mantığına bağlı inananlar bulunsun ve bu insanlar bu maksat yolunda ölümü mutluluk olarak algılasınlar. Çıkarcı sahtekarlara cephede yer bulunmasın. Zaten Uygurların başka yolunun yokluğunu tarih ve zamanımızın gerçekleri çoktan söylemiştir: “YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM!”

Bugün Şarki Türkistan’da ve dünyada cereyan eden Uygur-Çin ölüm kalım savaşının sonunu ve sonucunu kestirip söyleyebilmek için, bir bilim dalı olarak bilinen tarihe ve yaradılışından günümüze kadar, “hak-adalet” arayışı içinde büyüye gelen insanlığın-ulusların doğal bilincine dayanmak gerekmektedir. Bilim ve insanlığın doğal bilinci bizi yanıltmayacaktır. Geçmişime dönüp, Şarki Türkistan Cumhuriyeti ile beraber yaşadığım yılların anısına dalınca, bir ulus için, hele o ulusun bireyleri için, yaşamda ulusal devletin ne kadar zorunlu olduğunu, adı geçen bağımsız devletin, bilincime ne kadar nüfuz ettiğini daha derinden anlamaktayım. Demek ki, tarih sadece geçmiş değil, tarih insanların bilincinde her zaman yaşayan bir gerçektir.

Tarih ve insanlığın bilinci şahit ki, işgal süresi ne kadar uzun olursa olsun, işgal yöntemi ne kadar gaddar olursa olsun, işgalcilerin esir edilmiş ulusları büsbütün yok edebilmesi kolay bir iş değildir. Tatarlar 1552 yılından beri Rus işgaline karşı savaşmaktadır; Uygurlar 1755 yılından beri Çin işgaline karşı savaşmaktadır. İşgalci Çin askerlerinin Şarki Türkistan’a ayak bastığı 1755’ten ve Yakup Beyin kurtuluş savaşıyla Kaşgar’ı ele geçirdiği 1865’e kadar süren 110 yıllık zaman, tarihte İsyanlar Yüzyılı olarak bilinmektedir. İşgal ve esirlik varken, isyan insanlığın doğasıdır. Gittikçe “hak-adalet” arayışı içinde büyüye gelen insanlığın bilinci, gittikçe işgalcilere karşı cephe almakta, esir ulusların cephesi gittikçe genişlemektedir. Bu olup bitenleri tarih söylüyor, insanlık algılıyor. Tarih ve insanlığın bilinci bu haklı savaştan yanadır. Tarih ve bu tarihin aşıladığı ulusal bilinç var olduğu-yaşadığı müddetçe, bu kurtuluş davası da-savaşı da var olacaktır. Bu sebepledir ki, düşmanlarımızın-hainlerimizin hep ön görev olarak seçtiği iş, tarihimizi bozmak ve bilincimizi zehirlemek olagelmiştir. Şu bir gerçek unutulmamalıdır ki, esir ulusların hainleri çok olur. Tarihimiz dürüst ve yalın bilinecekse, ulusal bilincimiz sağlıklı olacaksa, biz her zaman yenmeye-kazanmaya adayız. Yeter ki savaşımız devam etsin.

Bir ulusun başka bir ulusu idare ettiği devir artık çok gerilerde kaldı; bu günkü Emperyalist Rusya ile bu günkü Emperyalist Çin, bu yok olmaya mahkum idarenin son ölümcül aşamasını yaşamaktadırlar. Her ne kadar ulusların ilişkilerinde dayanması güç olan acı olayların yaşanmasına rağmen, uluslardan oluşan insanlığın, yaşadığımız bu günkü devire ulaşması da kolay olmamıştır. Benliğini-bilincini geliştiremeyen, ulus olabilecek seviyede nüfusunu çoğaltamayan birçok ulus tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Başkalarını yutma hesabına büyüye gelen ulusun ve devletin en tipik örneği bugünkü Çin ve Rusya’dır. Bu iki emperyalist güç, artık ömürlerinin son aşamasına gelmiştir. Bağımsızlık, “Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin belirleme hakkı” denilen evrensel ilke, bu iki emperyalist gücün yaşamına son verecek olan tarihin ölüm kadar kaçınılmaz hükmüdür.

Ulusal savaşı yürütmek de, bu savaş ile elde edilen ulusal devleti ayakta tutmak da kolay olmayacak, Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, “İstikbalde dahi bu hazineden mahrum etmek isteyen dahili ve harici bedhahların olacaktır.”

Çin işgalinden sonra, Lisedeki öğrencilik yıllarımda, bir sınıf arkadaşımın albüm defterine, “İstikbal uzak, ömür kısa, fakat yapılacak işler o kadar çok ki…” diye yazmıştım. Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçse de, bu fikrimin halen doğru ve geçerli olduğuna inanıyorum. Beni böyle düşünmeye hazırlayan ortam, Şarki Türkistan Cumhuriyeti devrinin ortamı idi. Benim kişiliğime aşılanmış, Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin ölümsüz ulusal değerleri idi.

Yaşayarak şahit olduğum Şarki Türkistan Cumhuriyeti’ne özgü bazı değerler:

Yıl 1944, Kasım ayının 12’sinde kurulan bu cumhuriyetin, 5 Ocak 1945 günü ilan ettiği 9 maddeli beyanatı şöyle idi:

Doğu Türkistan topraklarındaki Çin egemenliğini ebedi yok etmek.

Doğu Türkistan halkının eşitliğine esaslanmış gerçek, azat ve bağımsız cumhuriyet kurmak.

Doğu Türkistan iktisadını her yönüyle kalkındırmak için, hususi sanayi, tarım, hayvancılık ve hususi ticaret işlerini kalkındırmak ve halk iktisadını yükseltmek.

Doğu Türkistan halkının çoğunluğu İslam dinine itikat ettiği için bu dini desteklemekle beraber başka dinleri de himaye etmek.
Din, eğitim ve sağlık işlerini geliştirmek.

Dünyadaki bütün demokrat hükümetler ile bilhassa bize komşu olan büyük Sovyet hükümetiyle dostça geçinmek, yine Çin hükümetiyle de siyasi ve iktisadi ilişkilerde bulunmak.

Doğu Türkistan hükümetini ve barışı korumak için Doğu Türkistan’daki bütün uluslardan oluşan güçlü bir ordu kurmak.
Banka, posta-telgraf orman ve maden gibi zenginlikleri tamamen hükümet eline almak.

Makam düşkünlüğü, ırkçılık ve rüşveti yok etmek.

Okullarda şu ilkeler dile getiriliyor, ulusal gurur doruktaydı: “Milletimiz Türk, dinimiz İslam, vatanımız Türkistan, ecdadımız Cengiz ve Timur”; Şarki Türkistan Ordusunun şarkılarında, “Düşmanı kovarız Çin Seddi’nedek” sesleri yankılanıyordu.

Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin Cumhur Başkanı olarak, tüm Şarki Türkistanlılarca kabul edilen Ahmetcan Kasimi (1914-1949), aydın bir liderdi. Onun, Gulca Tatar Okulu’nun 1948 yılı okul açılışı töreninde, şu seslenişini duyma şansına sahip olmuştum:

O, öğretmenlerime hitaben:

“Dünyadaki mesleklerin en şereflisi öğretmenliktir. Çünkü, gelmiş geçmiş büyük zatlar, bilginler, yazarlar, doktorlar, generaller, mühendisler ve bunlar gibi meslek sahiplerinin hepsi öğretmenlerin emeğinin meyvesidir” diyordu.

O, biz öğrencilere hitaben:

“Bir binayı, gökdeleni kurmak için önce onun temelini iyi işlemek lazım. Temeli iyi işlenmemiş bina, gökdelen yıkılır. Aynı onun gibi sizlerde bugün gelecekteki yüksek bilimlerinizin temelini işlemektesiniz. İlk ve orta okulu iyi neticeler ile bitirebilseniz, gelecekte bilim sahasında daha çok başarılı olursunuz. İyi okuyun, size başarılar dilerim” diyordu.

Şarki Türkistan’ın İli, Altay ve Tarbagatay vilayetlerini kurtarıp, 17 Eylül 1945 günü Manas nehri kıyısına gelip duraklayan 30 000 kişilik Şarki Türkistan Ordusu, kısa bir zaman içinde Tüm Şarki Türkistan’ı kurtarabilirdi. 200 kilometre ötede bulunan Ürümçi’deki Çinli idareciler Çin’e kaçma telaşına kapılmıştı.

Ürümçi şehrindeki bu telaşlı halden yaklaşık bir ay önce, 14 Ağustos 1945 günü Moskova’da, “Çin-Sovyet Dostluk, Müttefik Anlaşması” imzalanmıştı. Bu Anlaşma gereği, Çin hükümeti, Moğolistan’ın bağımsızlığını itiraf etmiş, Sovyetler ise, Şarki Türkistan’daki olaylar hakkında, Çin’in iç işlerine karışma niyetinin yokluğunu belirtmiştir. Gerçekteyse, bu Çin-Sovyet anlaşmasının esas konusu-Şarki Türkistan Cumhuriyeti konusu, Yalta Konferansı açılmadan önce, Sovyet, Amerika, İngiltere başkanlarının görüşmelerinde gündeme getirilmiş ve Amerika aracılığıyla Stalin-Cang Cişı (Milliyetçi Çin Cumhurbaşkanı Çan Kay şek) bu konuda çoktan anlaşmışlarmış. Cang Cişı’nın o zamanki Shin Cang (Şarki Türkistan) temsilcisi İsa Yusuf Alptekin olup, o zaman İsa Beyin “Alptekin” soyadı yoktur. İsa Bey bu takma adı, Türkiye’ye geldikten sonra “alp” gözükmek amacıyla oydurmuştur. Şarki Türkistan Cumhuriyeti’ne tepeden tırnağa kadar düşman kesilmiş şahısların başında Çinli olarak Cang Cişı, Uygur olarak İsa Yusuf Alptekin gelmektedir. Bu vesileyle İsa Beyi Uygur değil, “Çinlileşmiş bir Uygur haini” diye tanımak gerekir.

Yalta Konferansı, Curchil’in (1874-1965), Roosevelt’in (1882-1945) ve Stalin’in (1879-1953) buluşup imza attığı Şubat 1945 anlaşmasının adıdır. Bu anlaşmayla İkinci Dünya Savaşı’nın, tüm Doğu Avrupa’yı Ruslara teslim eden haksız sonuçları, Almanya’nın kana batırılmış yenilgisi kararlaştırılmış ve bu anlaşma gereği, Şarki Türkistan’ın da, Almanya’nın da facialı yazgısı gerçekleştirilecektir. Evet, bu anlaşma, Eski Çağ Tarihi’nde de, Orta Çağ Tarihleri’nde de benzeri görülmemiş, Yakın Çağ Dünya Tarihi’nin şahit olduğu insanlık adına utanç veren en kirli bir kara lekedir.

Yeri iken burada, bir tarihçi olarak bana huzur veren, ölüm gibi kaçınılmaz bir olası gerçeği yazmak istiyorum: Adolf Hitler’in haklılığını yine o tarih söyleyecektir, O insanlık tarihinin en dürüst, en korkusuz lideri idi. Onu gelecek kuşaklar saygı ve sevgiyle anacaktır. Eğer İkinci Dünya Savaşı’nı Hitler kazanmış olsaydı, bugünkü dünyamız bambaşka olacaktı. Rus ve Çin Emperyalizmi olmayacak, Uygurlar ve Tatarlar başta olmak üzere tüm esir uluslar bugün özgür olacaktı. Bu haklılıkların-hakların ortaya çıkması elbette zamana muhtaçtır.

Savaş bitip aradan 60 yıl geçtikten sonra 2005’te, Başkan Bush, “Yalta Konferansı tarihi bir hata idi” diyebilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda yapılan hataları tanımanın bu bir başlangıcıdır. Asıl ve büyük hatayı İngiltere Başbakanı Yahudi yanlısı Churchil ile ABD Devlet Başkanı Yahudi Roosvelt yapmıştır. Kendi adlarının ve makamlarının selameti gereği, Hitler’i düşman olarak algılayıp, kendi ellerinde bulunan devlet gücünü Almanya’ya karşı koymuşlardır. Oysa Hitler, doğal olarak bu devletleri hiçbir zaman düşman kabul etmemiş; Ruslara karşı onların er geç yanında olacağını düşünmüştür. Son anda Rusların tehlikeli oyunlarını fark eden ve “Meğer biz yanlış millete karşı savaşmışız, asıl düşman Ruslarmış” diyebilen Amerika Generali Patton (1885-1945), Roosevelt hükümeti tarafından basit bir trafik kazası süsü verilerek öldürülmüştür. Aradan 4 yıl geçtikten sonra Ağustos 1949 yılında, “Adı Şarki Türkistan Cumhuriyeti, arması ay-yıldız olan bu devlet yaşamalıdır” diyebilen Ahmetcan Kasimi de, Rus-Çin işbirliğiyle uçak kazası süsü verilerek öldürülmüştür. Fakat, Şarki Türkistan Cumhuriyeti’ni ve onun önderi Ahmetcan Kasimi’yi Uygur ulusu kolay kalay unutacak değildir. Gulca’da cereyan eden ve kanlı bir şekilde bastırılan Kanlı Mayıs Olayı (29.05.1962), bu unutulmaz anıların unutulmaz kanıtlarıdır. Büyük güçlerin işbirliği altında saklı kalan gizemlerin-haksızlıkların açığa çıkması elbette kolay olmayacaktır. Fakat, tarih suçluları mutlaka yargılayacaktır. İnsanlığın geçmişi yani tarih, insanlığın geleceği için öğrenilir. Büyük kısmı, savaş, işgal, ayaklanma ve katliamdan ibaret kanlı olaylarla dolu olan o acı geçmişten, geleceğe dönük insanlığı biraz daha rahatlatıcı hükümler aranır. İşte tarihçilerin, siyaset adamlarının, ediplerin “tarihin hükmü” diye sık sık dile getirdikleri, insanlık alemini gittikçe umdukları gibi yaşama koşullarına yaklaştıran hüküm, bu hükümdür.

Almanlar ile Türkler tarih boyunca aynı kaderi paylaşa gelmişlerdir. Neden aynı kader ?! Burada tarihin söyleyebileceği birçok bilgiler saklıdır……

Sovyetler Yalta Konferansı’nı bir fırsat bilerek, tüm Doğu Avrupa’daki egemenliğinin tanınması karşılığında Şarki Türkistanlıların tüm kazanımını Çin’ne satmıştır. Böylece Manas kıyısına gelip duraklayan Şarki Türkistan Ordusu yüzüstü bırakılmıştır. Şarki Türkistan’ın-Uygurların bugünkü facialı yazgısında Çinliler kadar Rusların da payı son derece büyüktür. Bu sebepledir ki, Ruslar ile Çinliler biz Türklerin ezeli ve ebedi düşmanıdır.

Çin’in ölümcül hapis ve çalışma kamplarında 24 yıllık (1955-1979) ömrümü tükettiysem, bana olağanüstü huzur veren bu olgu, bu cumhuriyetin benliğime-bilincime aşıladığı ulusal değerlerin sonucudur. Eğer bu cumhuriyet uğrunda acılar çekebildiysem, ne mutlu bana. Destansı savaşlarda bu cumhuriyet uğruna şehit düşen sayısı meçhul kahramanlarımıza gelince, onlara şan ve şerefler olsun!

Bu yazı, Gulca’da cereyan eden, 29.05.1962 günkü, Kanlı Mayıs Olayı anısı için yazılmıştır.