Son Dakika
2017 KUTADGU BİLİG’İN 1000. yılı, KUTADGU BİLİG’İN MESAJI

2017 KUTADGU BİLİG’İN 1000. yılı, KUTADGU BİLİG’İN MESAJI

This post has already been read 477 times!

Doğu Karahanlılar devrinde Balasagunlu Yusuf Has Hâcib Kutadgu Bilig Kutadgu Bilig, ilk Türk-İslam eserlerinden biri olması nedeniyle, Türkler’in en önemli kültür hazinesidir. Karahanlılar devrine ait manzum ve Türkçe bir eser olan Kutadgu Bilig, Türk devlet düşüncesi, kanun anlayışı, hakimiyet telâkkisi ve siyasî görüşleri bakımından şaheserdir. 1060 yılında, Balasagunlu Yusuf Has Hâcib’in Kaşgar’da yazarak Buğra Hana sunduğu, Uygur ve İslâmî Türk yazısı ile nüshaları bulunan bu eser, İslâmî devrin âbidelerindendir

  1. yüzyılın başlarında Balasagun’da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Kutadgu Bilig, her iki Dünya’da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib’e göre, öteki Dünya’yı kazanmak için bu Dünya’dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya’da hem de öteki Dünya’da mutlu kılacaktır.

 Buna rağmen, bugüne kadar eser üzerinde yeterince durulmamıştır. Kitap boyunca Yusuf has Hacib, adını sadece bir kez, “Kitap sahibi Yusuf, büyük has hacib, kendi kendine nasîhat eder” başlıklı, son bölümünde anmıştır. Uzmanlar, bu başlıktan baş teşrifatçı olduğu sonucunu çıkarmışlardır.

              Esere eklenen mukkadimenin bildirdiğine göre, Yusuf Balasagun’ludur. Kitabın yazıldığı çağlarda Balasagun şehri ‘Kuz-Ordu’ adını taşıyordu. Kaşgar ile birlikte Balasagun, XI. yüzyıl Orta Asya Türk kültürünün ve dilinin merkezi sayılıyordu. Balasagun’un asîl ailelerinden birine mensup olan Yusuf, eserinin esasını burada yazmış ve düzenlemiştir. Ancak son şeklini doğduğu yerden ayrıldıktan sonra gittiği Kaşgar’da vermiştir. Kitabını huzurunda okuyarak, 

Tavgaç Kara Buğra Han’a sunmuş; O da çok beğenerek Yusuf’a Has Hâcib ünvanı vermiştir. Hükümdar bununla da kalmamış ve onu kendi yakınları arasına almıştır. Herkese yarayan fakat hükümdârlara daha çok yarayan 6 kitaba ‘Kutadgu Bilig’ adını vermesini, şöyle açıklamıştır: “kitaba Kutadgu Bilig adını koydum ki, okuyanı kutlandırsın”. Yusuf Has Hacib’in ölüm tarihi hakkında fazla ciddi bilgi yoktur. Ancak eserin sonradan eklenen kısımda iyice ihtiyarladığını söylemesinden uzun yaşadığı düşünülebilir. 

Karahanlı Devleti döneminde Türkler ileri bir uygarlığa sahiptiler. Arap, Fars, Çin, Hint ve Batı uygarlıkları ile temas halindeydiler ve buralardaki gelişmeleri izleyebiliyorlardı. Türkler İslâmiyeti kabul ettikleri zaman yazıya, kitaba, eğitime yabancı barbar bir millet değildiler. Karahanlılar, İslâm kültür dairesine girmiş olmakla birlikte, köken olarak doğularındaki yüksek Uygur kültürüne de bağlıydılar ve bu kültür, Çin tarihçilerine göre, daha V. asırda oldukça parlak ve geniş bir edebiyata sahipti; yazılı eserleri olduğu gibi, hanların sarayında vakânüvisler de bulunurdu. Meşhur Çin elçisi Wang Yen-Te onuncu asırda, Uygur ülkesinde gördüğü kitaplıklardan bahseder. İşte, Yusuf böyle bir kültür ortamında yetişmiş bir Türk entelektüelidir. O, Kutadgu Bilig’i 

yazdığı sıralarda, Kaşgar yakınlarında, Sıngı-Seli-Tutung Budist sutrası Suvarnaprabhasa’yı Altun-Yaruk adı altında Türkçe’ye çevirmekte Kaşgarlı Mahmud ise, meşhur lûgatını kaleme almaktaydı. Yusuf, çevresinde bulunan büyük kültürlere ve bunların dillerine âşina idi ve eserinden anladığımız kadarıyla edebiyata, ilâhiyata, folklora, siyasete, felsefeye ve devrinin tüm pozitif bilimlerine ilişkin ansiklopedik bilgiye de sahipti. Hatta, devrinin bilginlerine Öklid geometrisi bilmeleri gerektiğini tavsiye ediyordu. Yusuf, devlet adamı olma sıfatı ile Budist ve Manihaistlerle de sık sık görüşmüş, bu inanç sistemlerini de yakından tanımıştı. Bütün bunlarla birlikte, Yusuf, Türklüğünün bilincinde olmuş; geçmişine ve diline bağlı kalmıştır. Bu tavrı ile o, Bilge Kağan’lardan beri aktarılan zihniyeti taşıyan hattın bir unsuru olmuştur. 

Yusuf, İslâmiyet’in etkisiyle değişmekte olan Türk-Uygur toplumunun geleneksel ahlâki ve hukukî telâkkilerini tespit etmiş; yaşadığı çevrenin sosyal ahlâkını, devlet yönetimi hakkındaki esaslarını, hukuk anlayışlarını ve askerlik esaslarını unutulmaktan kurtarmış ve gelecek kuşaklara aktararak, elde edilmiş kültür hazinesinin yaşamasını sağlamıştır. Yusuf’un eseri sadece bu yönüyle değil, İslâmiyet’i kabul etmekle yepyeni bir medeniyet çevresine giren bir toplumun, şiddetle sarsılan eski ve geleneksel değerlerini yeni bir senteze vardırmak endişe ve çabasını yansıtması bakımından da çok önemlidir. Yusuf, bu süreçte kendini gösteren münzevî zahid tipine karşı, şiddetle, insanın toplum içindeki yaşayışını savunuyordu.Yusuf’a ilişkin son bir bilgi olarak; Arsal’ın -ihtiyat kapısını açık bırakmak şartı ile- Kutadgu Bilig’de kut’u temsil eden Ay-Toldı ile Aklı temsil

Eden Ögdülmiş’inşahıslarında, şâirin kendisini tasvir etmiş olduğunu sandığını söyleyebiliriz.B.Kutadgu BiligKutadgu Bilig, İslâm-Türk klâsik edebiyatının, şimdilik ilk Türk eseridir. Edebî bakımdan ilk sayıldığı gibi, dil bakımından da Orta Türkçe veya daha dar bir sahada düşünürsek, Hakaniye Türkçesi’nin ilk örneğidir. Kitabın yazıldığı lehçe, Karahanlı Devleti’ndeki bütün boyların konuşma dili değil, anlaşma dili, yani devlet ve yazı dili idi. Kaşgarlı Mahmud’un bu lehçeyi ‘Hakaniye’ adıyla anması da bunu göstermektedir. Kutadgu Bilig’de dil henüz saflığını korumaktadır. Eserde güçlü bir İslâm-İran etkisi olmakla birlikte Arapça ve Farsça sözler yüz tane kadardır. İlginç olan, bunların içinde İslâmiyet’e ait ‘helâl, haram, ecel, şükür, dua, şeriat, tarikat, fazl, nimet’ gibi sözcükler bulunmasına rağmen ve Yusuf da müttaki bir Müslüman olduğu halde, ‘Allah’ kelimesinin bir kez bile kullanılmamış olmasıdır. Genellikle Türkçe ‘Tanrı’, ‘İdi’, ‘Bayat’, ‘Ugan’ ve seyrek olarak da Arapça ‘Rab’ kelimeleri kullanılmıştır. ‘Peygamber’ ve ‘Resul’ kelimeleri de kullanılmamış, onların Türkçe karşılığı olan ‘Yalavaç’ ve ‘Savcı’ tercih edilmiştir. En dikkat çekici olanı ise ‘Tengri Taâla’ ifadesidir ve bir sentezin sembolü gibidir. Eserin adı ‘kutadgu’ ve ‘bilig’ gibi iki Türkçe kelimeden meydana gelmiş bir tamlamadır. Tamlanan ‘bilig’ kelimesi, ‘bil-‘ fiil kökünden ‘-g’ fiilden isim yapma eki ile yapılmış bir isim olup, ‘bilgi’ demektir. Tamlayan ‘Kutadgu’ kelimesi ise, ‘kut’ isim kökünden ‘-ad-‘ isimden fiil yapma eki ile yapılmış ‘kutad-‘ fiilinden ‘-gu’ eki ile yapılmış bir isimdir. 

 

       Kutadgu Bilig, ‘kutlandıran bilgi’ veya ‘kutlu olma bilgisi’ demektir. Bu çeviri üzerinde anlaşılmakla birlikte, kök unsur olan ‘kut’ kelimesinin anlamı üzerinde bir türlü fikir birliğine varılamamıştır. Vámbéry, Radloff ve Thomsen bu sözün ‘saadet’ anlamında kullanıldığını düşünmüşlerdir; Barthold’a göre ‘majeste’ (Haşmetmeab) karşılığı olarak kullanılmıştır. Arsal ve Kafesoğlu, kelimenin ‘siyasî iktidar’ kavramını ifade ettiğini, ‘tâlih’, ‘saadet’, ‘bahtiyarlık’ gibi karşılıkların ikinci plânda kalan ve ancak sonraları ortaya çıkan tâli anlamlar olduğu kanaatindedirler. Karamanlıoğlu, ‘kut’ kavramının tamamen ‘devlet’ sözünün bugün de ifade ettiği anlamlar karşılığı olduğunu kabul ediyor; yani, hem hükümranlık hem saadet. Bu yorum, doğruya en yakın olanı gibi 

görünmektedir. Bütün bu tartışmalar boyunca, Yusuf’un bilerek bir ‘dil oyunu’ yapmış olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Belki de, bu dil oyunu sayesindedir ki, Kutadgu Bilig felsefî yoruma daha uygun bir hale gelmiştir: Hükümdâr olabilecek kişi, hükümdâr olmakla, ancak kendini gerçekleştirebilir. Bu gâyeye eriştiğinde tamamlanmış olur ve aynı anda mutluluğa da kavuşur. Zirâ, mutluluğun önündeki en büyük engel ‘eksiklik’tir. 

Kutadgu Bilig’in bu güne değin üç nüshası bulunmuştur. Bunların hepsi de eserin yazıldığı dönemden çok sonra, eserin aslından değil de, kopyalarından alınmış ikinci kat kopyalardır. Bu nüshalar, bulundukları yerlerin adları ile Viyana, Mısır ve Fergana nüshaları olarak anılırlar. Uygur harfleri ile yazılı olan Viyana nüshası 1439’da Herat’ta kopya edilmiştir. Aynı yüzyıl içinde Tokat’a, oradan da 1474’de İstanbul’a getirilmiştir. Ünlü tarihçi Hammer, bunu XIX. yüzyıl başlarında İstanbul’da satın alarak Viyana Saray Kitaplığı’na vermiştir. Bilim dünyasında ilk tanınan nüsha budur. Arap harfleri ile yazılı olan ve Kahire’deki Kral Kitaplığı’nda bulunan Mısır nüshasının ne zaman yazıldığı belli değildir. Bu nüsha 1896’da tespit edilmiştir. 1914’de bulunan ve yine Arap harfleri ile yazılmış olana Fergana nüshası ise, eldeki nüshaların en eskisidir ve XIII. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır.Her üç nüshanın tıpkıbasımları Türk Dil Kurumu’nca yayımlanmıştır. Bu üç nüshanın karşılaştırılması ile meydana getirilen metin ve eserin günümüz Türkçesi’ne çevirisi, Reşit Rahmeti Arat tarafından hazırlanmıştır. 

Arat’ın hazırladığı karşılaştırmalı nüsha 88 bölümden oluşmaktadır. Baştaki 11 bölüm giriş, 74 bölüm asıl konu, son 3 bölüm de bitiriş bölümleridir.

Eser, genellikle mesnevî biçimiyle, sondaki bitiriş bölümleri de kaside biçimiyle yazılmıştır; bunlar 6299 beyit tutmaktadır. İçinde 173 tane de dörtlük vardır ki, hepsi birden 13.290 dize etmektedir. Bu dörtlükler biçimdeki millî unsuru teşkil etmektedirler.Kitabın başında sonradan başkalarınca eklenmiş olan, nesir ve nazım olmak üzere iki önsöz vardır; bunlar eserin yazarı, konusu ve şöhreti hakkında bilgi vermektedirler. 

Sözü edilen üç nüshanın da Türkler’in hâkim olduğu coğrafyalarda bulunmuş olması, Kutadgu Bilig’in, vaktiyle bütün Türk dünyasına yayılmış olduğunu gösterir. Yayık nehrinin ağzına yakın, Saraycık denilen yerde, üzerinde Kutadgu Bilig’den alınmış dizelerin olduğu bir çömleğin bulunması, bugüne kadar bulunan nüshaları az olmasına rağmen, zamanında epeyce meşhur olduğunu düşündürtür. Kutadgu Bilig allegorik bir münâzara karakterindedir. Eserin temeli dört kavram üzerine kurulmuş; bunlar kişileştirilerek eserin dört kahramanı ortaya çıkartılmıştır. Bunlar dört kişi olmakla beraber, kitap ikili konuşmalardan oluşur. Dört temel kavram ve bunları temsil eden kişiler şunlardır:

 

Kün-Togdı (hükümdâr): ‘köni törü’ (Adâlet) Ay-Toldı (vezir): ‘kut’ Ögdülmiş (vezirin oğlu): ‘ukuş’ (Akıl) Odgurmış (vezirin kardeşi): âkıbet (hayatın sonu) Bu dört kişi arasında geçen konuşmalarda; birey, toplum ve devlet hayatının düzenlenebilmesi için gerekli olan görgü, bilgi ve erdemlerin neler olduğu ve bunların nasıl elde edilip kullanılacağı anlatılır. Böylelikle, ideal olan devlet ve toplum yapısı belirlenmek istenir. 

 

Sadece dört kavramın birbirleriyle olan ilişkileri veya temsilci kişilerin konuşmalarının içerikleri

açılarından sonuçlar çıkarmak mümkün olduğu gibi, her iki durum gözetilerek de değerlendirme yapılabilir. Bugüne kadar, eser ile ilgili yapılan çalışmalarda, üzerindeki Hint-İran, Çin, Yunan ve İslâm etkileri vurgulanmıştır. Bunların hepsi mümkün olabilir. Türkler İslâmiyet’i doğrudan doğruya Araplar’dan değil, aranlılar vasıtasıyla almışlar ve özellikle Maveraünnehir’deki İran kültürüyle ilişkide olmuşlardır. Çin’i ikibin yıldır tanımaktadırlar ve kültür alışverişinde bulunmuşlardır. İslâm felsefesi ise, Yunan felsefesinin en büyük mirasçısı olmuş; özellikle Aristoteles felsefesi, bu topraklarda, başta Fârâbî ve İbn-i Sinâ olmak üzere temsil edilmiştir. Ancak bu durumların hiçbirisi Kutadgu Bilig’in özgün olmadığını göstermez. Çünkü, Kutadgu Bilig’in önemi hikâyesinde ve şeklinde değil, kitaptaki 

tartışmaların konu içeriğindedir. Sosyal hayat, ahlâk, bilgi ve özellikle devlet anlayışı hakkındaki fikirler, tamamen eski Türk geleneğinin sonucudur. Kutadgu Bilig’de iyiliği telkin eden sözlerin dayanağı ise, bütün dinlerde ve ahlâkçı felsefe sistemlerinde rastlanabilen evrensel ilkelerdir ve kimsenin malı değildir. Eser üzerindeki çalışmalarıyla tanınan İtalyan Türkolog A.Bombaci, “tamamen orijinal bir eser olduğu hükmüne varıyoruz” demektedir. Bu tartışmaların dışında, çok yeni olarak, eser üzerinde bir Sümer etkisinden söz ediliyorsa da, bunu temellendirmek oldukça güçtür; yine de 

hükmü zamana bırakmak gerektir.Çoğu zaman, tartışmaların odağında, esere sonradan eklenen mukaddimelerde bulunan sözler vardır. Bunlara göre esere, Çinliler, Edebü’l-mülûk; Maçinliler, Âyînü’l-memleke, Doğulular, Zînetü’l-ümerâ; İranlılar, Şahnâme ve Turanlılar da Kutadgu Bilig derler49. Bu sözlerin eser üzerindeki etkileri gösterdiği iddia edildiği gibi, tam tersine, eserin etkilerini gösterdiğini savunanlar da vardır. 

       Kutadgu Bilig’in, dönemini tasvir ettiği; yaşamasını istediği değerleri tespit ettiği; mâziyi canlandırmak istediği ve ideal bir toplum ve devlet modeli tasarladığı söylenmiştir. Bunların hepsi de içiçe geçmiş şeylerdir ve doğrudur. Eserin ne tür nedenlerden dolayı kaleme alındığı bilinmemekle 

beraber, dışarıdan gelen bir emir veya istek üzerine yazıldığını gösteren bir işaret yoktur. Yusuf’un, yaşadığı dönemin iç karışıklıkları yüzünden sarsılmış olan toplum ve devlet düzenini, bir ideal devlet tasarlamak suretiyle eleştirdiği anlaşılmaktadır. Kitabın sonlarında yer alan “Zamânenin bozukluğunu ve dostların cefâsını söyler” başlıklı bölümde bunu açıkça görmek mümkündür.

         Kutadgu Bilig, geçmişe referansla geleceği kurma çabasıdır. Yüzyıllar boyunca imparatorluklar kurmuş bozkır atlı kültürünün pratik zekâ ve zihniyetini ‘teorileştirme’ denemesidir.Türk kültürü bakımından tartışılmaz bir öneme sahip Kutadgu Bilig, Roux’ya göre, bunun yanısıra başka bir işlevi daha gerçekleştirmiştir. Bu da, kavmî ve dilbilimsel köklerine hâlâ bağlı kalmayı sürdüren bir dinin 

gerçekten evrensel nitelikte bir dine dönüşmesine yardımcı olmaktır.

 Prof. Dr. Mustafa Canpolat, “Günümüzde Kutadgu Bilig ve Divanu Lügati’t-Türk” başlıklı bildirisinde, birer kültür hazinesi olan bu eserlerin oyunlaştırılmaya müsait bir içerik yapısına sahip olduğunu ve bu malzemenin usta bir sanatçının elinde işlenebilir bir hale getirilebileceğini vurguladı. İkinci bildiriyi sunan Doç. Dr. Claus Schönig,”On Some Problems in Divanu Lügati’t-Türk”başlıklı bu bildiride  Türk Dillerinin tarihsel ilişkilerine ve gelişimsel seyirlerine değinerek bugün Türk dil ailesi  içerisine giren aşağı yukarı yirmi beş otuz kadar dil olduğunu, ama bu diller arasındaki ilişkilerin tam olarak açıklanamadığını dile getirdi.

direği, temeli, sağlamlığı, esası ve kökü iki şeye bağlıdır. Bunlardan biri halkın hakkı olan kanun, diğeri de hizmette bulunanlar 

Kaynak: C.C.Aktan, “Politikada Liyakat Üzerine Kutadgu Bilig ve Koçi Bey 

Risalesinden Öğreneceklerimiz”, Yeni Türkiye, Sayı 14. Mart-Nisan:1997. 

 Kutadgu Bilig’deki Terimler Üzerine” başlıklı bu bildiride Kaya Türkay, Kutadgu Bilig’in dizinindeki yanlışlıklara sözvarlığı bakımından eksikliklere değinerek daha güvenilir bir sözlük hazırlanması gerektiğini vurguladı. Daha sonra Doç. Dr. Aysu Ata, “Karahanlı Türkçesinin İlk Eseri” başlıklı bildirisinde Kutadgu Bilig’i gerek dil yetkinliği, gerekse de dini terminolojinin kullanımındaki kusursuzluğu bakımından Karahanlı yazı dilinin ve İslami edebiyatın ilk ürünü olarak kabul etmenin zor olduğunu, Kuatdgu Bilig’den önce yazılmış ilk Türkçe Kur’an tercümesi ve ilk Karahanlı metninin İspicab bölgesinde yazılmış Rylands nüshası olduğunu dile getirdi. Oturumun son bildirisi ise Dr. Engin Sezer’in “Divanu Lügati’t-Türk’ün Giriş Bölümüne Göre Türkçe” başlıklı bildirisiydi, ancak katılamadı.

Kutadgu Bilig, dört ana karakter arasında geçen diyaloglardan oluşmaktadır. Eserdeki bu dört ana karakterin her birinin belirli bir sosyal rolü vardır ve her biri belirli bir değeri temsil eder. Küntogdi hükümdardır ve hukuku temsil eder. Aytoldi vezirdir ve saadeti temsil eder.; Ögdilmiş de vezirdir ve aklı temsil eder, Odgurmış ise asetikdir ve akibeti temsil eder. Eserin öyküsü şöyle özetlenebilir. Aytoldi, devlet hizmetine girmeyi çok istemektedir. Bir yakını aracılığıyla dönemin has hacibi ile tanışır. Ve hacip  kendisini hükümdarın huzuruna çıkarır. Hükümdar, Aytoldi’dan hoşlanır ve kendisini vezir yapar. Bir süre sonra Aytoldi ölür. Geriye tek oğlu Ögdülmiş’i bırakır. Hükümdar, Ögdülmiş’in yetişmesini ve eğitimini üstlenir. Akıllı ve bilgili olan Ögdülmüş, hükümdarın gözüne girerek bir süre sonra vezir olur. Ögdülmiş’i çok seven ve onu kaybetmekten korkan hükümdar, ona yardım edebilecek ve gerekirse onun yerini alacak akıllı ve bilgili bir kişi daha arar. Bu amaçla Ögdülmiş, arkadaşı Ogdurmış’i hükümdara tavsiye eder. Hükümdar, bu kişiyi kendi hizmetine almak istese de, başarılı olamaz. Odgurmiş, insanlardan uzak bir yerde ibadetine devaö etmek ister. Daha sonra, Ögdülmiş de devlet hizmetinden çekilip kendini tamamen ibadete vermek ister. Ancak, Odgurmış buna karşı çıkar ve herkesin yerinde kalmasını ve topluma en iyi hizmeti bu şekilde verebileceklerini söyler. Bir süre sonra, Odgurmış ölür ve gerşide müridi Kumaru’yu bırakır. Vezirleri ve Odgurmuş’un öğütleri sayesinde hükümdar, iyi kanunlar yaparak memleketi düzene koyar. Ve ülke, refaha kavuşarak halk mutlu bir yaşam sürer. 

Yusuf Has Hâcib ( …. – …. ) 

Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib’in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon’un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.

Eser, Uygur harfleriyle, Türkçe ve şiir halinde yazılmıştır. Eserde Budizm inançlarıyla yoğrulmuş bir Türk kültürünün, Orta Asya Türk ahlâk ve geleneklerinini genel özelliklerinin ve Türklerin yeni girmeye başladıkları İslâm kültür ve inanç sisteminin etkisi vardır. 

Kutadgu Bilig’de adaleti, aklı, devleti ve kanaati temsil eden (sırasıyla Kün-Togdı, Ay-Toldı, Öğüdülmüş ve Oğdurmuş) kişiler arasında konuşmalar olmakta; Vezir Ay_toldı, daha sonra da oğlu Öğüdülmüş, hükümdara yönetim konusunda öğütler vermektedir. Bu, tarihimizde daha snra da bazı örneklerine rastlayacağımız bir “siyasetnâme” örneğidir. 

Burada, Kutadgu Bilig’de eğitim-öğretim, akıl ve bilgi, dil ve konuşma konularının nasıl ele alındığı konusunda kısa bir tahlil yapılmaya çalışılacaktır. 

Eserde, eğitimin kalıtsal temellerine tam olarak inanılmaktadır. Yere ekilen tohumun kendi aslına uygun olarak bittiği gibi, oğulun tabiatı da babasına çeker. 

Doğuştan iyi olandan dâima iyilik gelir, doğuştan kötü olanın ıslâhına ise çare yoktur. Anne karnında teşekkül eden tabiat ve terbiye, insanı ancak kara toprak altında terk eder, Akıl çalışmakla elde edilmez; Tanrı onu insanın hamuruna atar. Bilgi için insanda bulunması gereken sermaye akıl ve gönüldür ki onu, Tanrı ihsan eder. Her şeyi sonradan elde edebilen insan, aklı elde edemez; akıl, Tanrının bir lütfu olarak insanla beraber doğar. 

Ancak buna rağmen insan doğuştan âlim olarak doğmaz, sonradan öğrenir. Bunu açık şekilde dilde görmekteyiz: Dil, doğuştan konuşmaz, zamanla konuşmaya başlar. Akıl, doğuştan getirilmekle beraber küçük çocuk onu hemen kullanmaya başlayamaz, “yaşı gelmedikçe kalem yürümez”. İnsan bilgisiz olarak doğar ve yaşadıkça öğrenir; hem de bütün faziletleri ve hareketleri… 

Çocukların iyi veya kötü olmalarına anne-babaları neden olur; çocuğun terbiyesinden özellikle baba sorumludur. Çocuğu çok sıkı terbiye etmelidir, ancak bunun da usulleri vardır: eğitime erken başlamalı, bilgiyi küçükken öğrenmelidir; küçük yaşta öğretilen bilgi hayat boyu unutulmaz. Bu arada çocuklar başı boş bırakılmamalı, naz içinde yetiştirilmemeli, gerekirse dayak atılmalıdır. 

İki tür insan vardır: öğreten ve öğrenen; bunların dışındakiler hayvandır. Metod olarak da Sokratvari bir soru-cevap yöntemi önerilmekte ve eserde de en iyi örneklerinden biri verilmektedir. Sormak erkektir, cevap vermek dişi; dişi, ancak erkek sayesinde doğurur, iyi fikirler de ancak iyi sorulara cevap olarak çıkar. Kutadgu Bilig’te bilginin işe yarar olması çok önemlidir, bilgi insanı işe yarar kılmalı, işleri yoluna koymalı, doğru yolda yürütmelidir. Çünkü insanı hayvandan ayıran aklı, bilgisi ve bunları kullanabilmesidir. 

Tanrı, insanı seçerek yaratmıştır; erdem, akıl, bilgi ve anlayış vermiştir. İnsanın değeri, bilgiden ve akıldan gelir; “anlayışlı olan anlar, bilgili olan bilir.” Bilgisizlik körlüktür, hastalıktır; bunun tedavisi de şüphesiz eğitim yolu ile bilgi kazanmadır. “Bütün iyilikler bilginin faydasıdır; bilgi ile göğe dahi yol bulunur”. Anlayışla elde tutulan dünya, bilgi ile idare edilir, İnsan her şeye bilgi ile nüfuz eder. “İnsan bilgi ile büyür, akıl ile yükselir”. Bilgi, aklın sarayıdır ve akla hürmet bilgiden gelir. Akıl, insan için kâfi bir eştir. Eğer insan öfkelenir, hiddetlenirse; akılsızca, bilgisizce hareket eder, Bu nedenle yavaş, yumuşak hareket etmelidir. Esasen akıl gençtir ama hareketi ihtiyardır. Akıl, hem dilin hem de insan hareketlerinin kösteğidir. 

Kutadgu Bilig’de eğitim açısından en yoğun işlenen konulardan bir başkası da dil ve sözdür. Bilerek söylenilen söz, bilgidir, Bilgi, dil ile meydana çıkar ve çevreyi aydınlatır, İnsanın dilini ayarlayan bilgi onun anlayış ve bilgisine tercüman olan da dildir. Söz, akıl ile söylenmeli, bilgi ile süslenmelidir. Alimlerin sözleri bilgisizler için gözdür. İnsanlar doğarlar, yaşarlar ve ölürler; ondan geriye miras olarak söz kalır. Dil ve söz bir insan için çok değerlidir. 

Aklın süsü dil, dilin süsü söz; 

İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür” (Türkçe Atasözü) 

Dilin faydası çok olduğu gibi, zararı da çoktur. İnsan söz ile yükselmekte, ancak gene sözle düşmektedir. Dil, insanı değerlendirir de, değerden de düşürür. Yusuf Has Hacib, “söylemediğin söz, sana kuldur; eğer söylersen sen ona kul olursun”, demektedir. Sözün yeri sırdır; söz ondu, fakat biri söylenmeli, dokuzu söylenmemelidir. Bilgili diline hakim olmalı, bilgisiz ise hiç konuşmamalıdır, Çünkü dil her gün başı tehdit etmektedir, Gereksiz söz yanan ateş gibidir, çevresine hayat verir. 

Yazı, sözün zaptedicisidir, o zamanki toplumlarda gerek dinlerin bozulmadan yayılmasında gerek devlet yönetiminde yazıya büyük bir kutsiyet atfedilmektedir. Ülkeler kılıç ile fethedilir ve elde tutulur, ama ülkeyi ve halkı kılıç idare etmez, kalem idare eder. 

Burada incelenen birkaç konuda da görüldüğü gibi, Kutadgu Bilig döneminde Orta Asya Türk toplumları eğitim-öğretim açsından gayet yüksek bir düzeye çıkmışlar; işledikleri konuları gayet felsefî ve erdemli bir tarzda işleyebiliyorlardı.